Showing posts with label Sacra. Show all posts
Showing posts with label Sacra. Show all posts

2012/02/14

Sacra Hikayeleri -3-

~SACRA HİKÂYELERİ~

YAZAR: Isshi (Kagrra,)
ÇEVİRİ: Juu & Shuu

3. Hikâye: Bir Taç Yaprağı 

Günlerden bir gün, dağın ücra eteklerinde, çocukken ailesini kaybetmiş genç bir adam yaşıyordu.
Köy çok uzaktaydı ve sosyalleşmek genç adama göre değildi. Bu yüzden kendi başına yaşamaya başlamıştı; yufka yürekli genç adam, bütün gün tarlasında çalışıyor ve ihtiyacı olan bir şey olduğunda değiş-tokuş için köye iniyordu. Günlük hayatından memnundu.
Hazır genç adamın günlük işlerinden bahsetmişken, köye giden o yolda, eski görünümlü kutsal Jizou*’nun türbesinin yanına dikilmiş harika bir kiraz ağacı vardı. Oraya her gün bir şeyler bırakıyordu ve kutsal Jizou’nun cevap vermeyeceğini bildiği halde ailesi, çocukları ve hatta arkadaşları bile olmadığı için kalbinin derinliklerinden gelen sesle yalnızlığıyla ilgili her şeyi unutmak için ona yalvarıyordu.

Bir gün, genç adam yiyeceğinin azaldığını fark etti. Köye inip değiş-tokuş yapması gerekiyordu. Tarlasında yetiştirdiği birkaç sebzeyi sırtlandı ve her zamanki gibi kutsal Jizou’nun yıkılmak üzere olan türbesine doğru yola koyuldu. Türbede, adakların yendikten sonra kalan kırıntıları duruyordu ve öyle görünüyordu ki neredeyse yıkılmakta olan Jizou’nun türbesinin yanından geçen yolcular kabul edilmek için dua etmişler, yağmur ve çiyden korunmak için tüm geceyi orada geçirmişlerdi.
“Şimdi… Ne yapılabilir ki…”
Bunları şaşkınlıkla gören genç adam, hemen çantasını bırakıp kutsal Jizou’yu olduğu yerden kaldırıp kendi yerine bıraktı ve sonra yüzündeki çamuru temizledi.
“Ne ? Önlüğü de mi kayıp…”
Etrafına bakındı ve ağacın dallarından sarkan çamurlu önlüğü fark etti. Ona ulaşmayı denedi ama zaten Jizou’ya uygun bir şey değildi. Ne yapacağını bilemedi ve sonra:
“Bu yaptıkları çok günah… Yapılacak bir şey yok, sana bunu verdiğim için lütfen beni affet…”
Genç adam üzerindeki havluyu çıkarıp kutsal Jizou’nun boynunun etrafına sardı.
“Bu o kadar da güzel değil fakat diğerinden daha iyi…”
Bunu söyledikten sonra yükünü tekrar sırtlandı ve yola koyuldu.

O gece, yorgun bir şekilde yatağında yatıyorken, birisi genç adamın evini ziyarete geldi.
“Tık tık… Tık tık tık tık…”
“Bu kim olabilir… Gecenin bu saatinde…”
Şöyle bir gerçek vardı ki, normalde kimse onu ziyarete gelmezdi ama ne olduysa gecenin bir yarısı birileri ziyarete geliyordu. Duvarda asılı olan çapayı eline aldı, ürkekçe yaklaştı ve giriş kapısının kilidini açtı. Kapıyı açtığında o kadar şaşırmıştı ki elindeki çapayı düşürmüştü.
Güzel, iyi giyimli bir kız, tek başına durmuş ona bakıyordu.
“Lütfen gecenin bu saatinde sizi rahatsız ettiğim için beni bağışlayın. Aslında, çocukken beni ayırdıkları annemi arıyordum fakat kayboldum. Ayrıca güneş de battı. Tarla da yatmaya bile razıyım, yeter ki evinizden gelen ışığı görebileyim. Buraya bu yüzden geldim. Şüpheleniyor olmalısınız ama lütfen bu gece burada kalmama izin verir misiniz ?”
İlk başlarda oldukça şaşırmış olan genç adam, kızın hikâyesini duyunca üzüldü ve kıza, eve sığınması için nazik bir teklifte bulundu.
“Hiçbir şeyim yok ama rahat ol lütfen.”
Her zaman uyuduğu futonunu kıza verdi ve gecenin geri kalanını yerde, bir köşede uyuyarak geçirdi.

Sabah, genç adam yıllar sonra ilk defa sıcak Miso Çorbasının kokusuyla uyanmıştı.
“Mutfağınıza izinsiz girdiğim için bağışlayın. Umarım bunu beğenirsiniz.”
Kız, yeni yapmış olduğu Miso Çorbasını ona uzattı.
“Hayır, hayır önemli değil. Yiyecek bir şeyim olmadığı için özür dilemesi gereken benim.”
Miso Çorbasından bir yudum aldıktan sonra kıza sordu:
“Anneni aradığını söylemiştin. Hiç ipucu bulabildin mi ?”
Bu sorudan sonra kızın yüzü asıldı ve cevap verdi:
“Aslında, sadece burada bir yerde yaşadığını duydum ama nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Etrafa sormak dışında başka seçeneğim yoktu…”
“Anlıyorum… Bu ciddi bir sorun.”
Genç adam ellerini kavuşturup düşündü ve sonra kıza bir öneride bulundu.
“Birkaç günde bir birlikte köye inip millete sormaya ne dersin ? Neresinden bakarsan bak yalnız yolculuk etmek bir kız için çok tehlikelidir. Ve eğer istersen, burada istediğin kadar kalabilirsin.”
Bunu duyduktan sonra kızın yüzü ışıldadı ve defalarca eğilip teşekkür etti. Sonra kendine biraz Miso Çorbası koyup yudumlamaya başladı.
Bir süre sonra ikisi birbirlerine âşık oldular, kendi kendilerine yeminler edip karı koca oldular. Kız her zamanki gibi annesini arıyor ama bulamıyordu. Onu bulabilmesi için etrafta hiç ipucu yoktu ve ikisinin de fikirleri tükenmişti.

Neredeyse 1 sene sonra, kızın geldiği zamanlar genç adam garip bir şey fark etti. Bilinmeyen bir nedenden dolayı, ilkbahar çoktan geçmiş olmasına rağmen kiraz ağacının çiçeklerinin taç yaprakları bir yerden gelip evin etrafında uçuşuyordu.
“Ne kadar garip değil mi… ?”
Bu çok da büyük bir dert değildi ve O’da çok dikkat etmemişti ama her zaman etrafta uçuşan taç yaprakları buluyordu.

Bundan sonra 3 yıl daha geçti. Kız annesini aramaktan vazgeçmişe benziyordu. Artık onu hevesle aramıyordu. Artık köye bile çok sık uğramıyorlardı. Ama o ikisi fakir olsalar da mutlu bir yaşam sürüyorlardı ve asla şükran duymayı ihmal etmiyorlardı. Her gün kutsal Jizou’ya gidip dua ediyorlardı.
Bir gün, her zamanki gibi kutsal Jizou’nun türbesine gittiklerinde bir kalabalık gördüler. Genç adam, kendi kendine söylenip kiraz ağacına bakan adama döndü ve sordu:
“Bir şey mi oldu ? Neden herkes burada toplanmış ?”
Adam cevap verdi:
“Hım… Kararlaştırdığımız üzere bu ağacı kesmek zorundayız. Ama bu düşündüğümüzden daha zor gibi gözüküyor.”
Genç adam kendi kendine mırıldandı:
“Çok güzel bir kiraz ağacıydı… Yazık…”
Kızda aynı şekilde hissediyordu. İkisi, başları eğil bir şekilde eve döndüler. Perişan hissediyorlardı.

O gece genç adam yatağa geldiğinde kız sessizce konuşmaya başladı.
“Hayatım, sana bir şey söylemem gerek.”
“Nedir o ? Söyle bana.”
“Aslında, sana elveda demem gerekiyor.”
Bu korkunç şeyi duyduktan sonra genç adam kıza doğru döndü.
“Ne ? Birden bire… Bir şey mi oldu ?”
O anda kız yüzünü saklayıp gözyaşlarına boğuldu.
“Sana… Sana başından beri yalan söylüyordum. Belki buna inanmayacaksın ama ben o kiraz ağacının ruhuyum. Jizou’nun türbesine gelmeye başladığından beri seni izliyordum ama önceden de biliyordum ki sana âşıktım çünkü sen çok kibardın. Dileğimin gerçekleşmeyeceğini başından beri biliyordum ama hislerime karşı koyamadım ve sana geldim. Başından beri… Bu günün geleceğini biliyordum.”
Bunu söyledikten sonra hafif bir ışık vücudunu aydınlattı.
“Bekle… Senin o ağacın ruhu olmanı anlıyorum ama… Neden bunun bir parçası olmak zorundayız ? Hayır, bunu istemiyorum. Ağacın ruhu ya da başka bir şey, sen sensin. Lütfen benimle kal.”
Genç adam kızın silueti kaybolana kadar ağladı. Kızdan geriye bir tek, uçuşan bir taç yaprağı kalmıştı.
Avucundaki taç yaprağıyla içini çekerek ağlamaya devam etti. Sadece kızın bulanık sesini duymuştu: 

“Keşke yapabilseydim… Bende sonsuza dek seninle olmak istiyordum. Ne olursa olsun… Bu kader. Seninle geçirdiğim zaman benim için çok değerliydi ve bunu hiçbir şey değiştiremeyecek. Ama şuandan itibaren seni izlemeye devam edeceğim. Lütfen beni unutma. Kiraz ağacı kesilmeden önce ondan bir dal kes ve evine götür. O sana beni hatırlatsın. Lütfen ona dikkat et. Daima… Yanında olacağım… Yanı başında.” 

Kızın sesi tamamen silindi ve sadece adamın ağlayan sesi yankılandı.

Dediği gibi yaptı, kiraz ağacından bir dal kesti ve evinin bir köşesini onun için hazırladı.

Daha sonra kızı bir daha hiç görmedi, sesini bir daha hiç duymadı ama hayatı boyunca, ne olursa olsun, kaç mevsim, kaç yıl geçerse geçsin, dal hiçbir zaman solmadı ve üzerinde her zaman güzel çiçekler açtı. SON

*: Jizou; çocukların ve yolcuların koruyucusu olan bir Budadır. (Bkz. Bodhisattva)

2011/09/14

Sacra Hikayeleri -2-


~SACRA HİKÂYELERİ~

YAZAR: Isshi (Kagrra,)
ÇEVİRİ: Juu & Shuu

2. Hikaye: 3 Bacakla Koşmak


Babamdan nefret ediyordum. Suskun, hiçbir zaman başarılı olamayan ve daima üzerinde yağ lekeleri olan… Kalbimin derinliklerinde onun için böyle düşünüyor ve onun gibi olmak istemiyordum.
Ailem küçük bir yer işletiyordu. Babamın sabah 10’dan akşam 7’ye kadar huysuz bir suratla çalıştığı, lastiklerdeki delikleri ve zincirleri onarıp gönderdiği bir bisiklet dükkanı. Nefret ediyordum çünkü okula giderken ve eve gelirken o ifadeyi yüzünde görmek istemiyordum. Dükkana giriş-çıkış için kullanılan arka kapıdan girmekten kaçınıyordum. Liseden mezun olup, Tokyo’daki üniversite için hazırlanıp sonra da çalışmak için buraya geldiğimde de hislerim değişmemişti.
Sanırım okula başladığım ilk sene, babamdan da nefret etmeye başladığım seneydi. Okulda, 5 Mayıs Çocuk Bayramı’nda ‘Carp Streamer Assembly’ adlı bir atletik spor buluşması olmuştu. Çoğu bireyin seçtiği yarışma ‘Üç Bacakla Koşma’ yarışmasıydı. Bütün çocuklar bu yarışmaya babasıyla katılacaktı ama benim babam uzun zaman önce kaza geçirdiği ve sağ bacağını sakatladığı için yarışmaya annemle katılacaktım.
Bu ilkokulda olmuştu ama iyi mi yoksa kötü bir şey mi hala bilemiyorum.
“Niye annenle koşacaksın ?”
“Annenle koşacak olan bir tek sen varsın. Yoksa anne kompleksin mi var ?”
Babamın bacağındaki sorunu bilmeyen sınıf arkadaşlarımdan böyle sorular gelmişti. Bunun üzerine babama karşı kin beslemeye ve her şeyden dolayı onu suçlamaya başlamıştım. Babam sessizliğini korudu ve bana sadece;
“Beni azarlamaktan başka bir şey yapmıyorsun.” dedi. Hiçlikten bencilliğe dönüşen kızgınlığımla ikilemde kalmıştım.
Bütün bunları hatırlamamın nedeniydi 2 gün önce annemin beni araması. Babamın hastanelik oluşuyla ilgili konuştuk ve bana ne zaman geri döneceğimi sordu.
Babamın bacağındaki sakatlık, komşularıyla gittiği çiçek seyrinden dönerken olmuştu. Ayağı takılıp düşmüş ve kafasını birkaç kez vurmuştu. Çok endişelenmişti çünkü zamanının çoğunu hastanede geçirmek zorunda kalmıştı.
Çocukluğumun en güzel döneminde ansızın gelen sevimsiz anılardı. İç geçirerek “Ah, hadi ama!” diye homurdanırken Tokyo İstasyonu’nun numarasını çevirdim ve sabahın ilk hızlı trenine bir bilet ayırttım. Annem beni istasyonda karşıladı. Yağ kokan, sıkıntılı evime dönmeyeli uzun zaman olmuştu. Hayatımın ilk 18 yılını geçirdiğim odama çıktım ve çizimlerimde dolu olan masamın önündeki sandalyeye oturduğumda, daha önce görmediğim bir fotoğrafın orada durduğunu fark ettim. Annem, ben fark etmeden odaya girene ve “Baktığın fotoğrafı baban oraya koymamı söyledi.” Diyene kadar fotoğrafa baktım.
Fotoğraf lise zamanımda çekilmişti. Bölge içi yapılan bir yarışmada kazandığım beleyi gösterip gülümsüyordum.
“Bunu neden yaptı ?” dedim anneme fotoğrafı verirken.
“Biliyorsun baban çok mutluydu. Kendi başına da koşamıyordu değil mi ? Bu yüzden seni koşarken görmek onu mutlu ediyordu.” Diyerek kaşlarını kaldırdı ve elini çenesine dayadı.
“Hmm… Anladım… Peki, babam nasıl ?”
Babamın sakatlığı hakkında bu soruyu sorduğumda annem oturdu ve üzgün bir şekilde bakarak bana cevap verdi.
“Baban başını vurduğunda sorun yokmuş gibi görünüyordu ama sanırım bir süre daha eve gelemeyecek.”
Bunları duyduğumda sandalyemi anneme karşı çevirdim ve tekrar sordum.
“Neden ? Endişelenecek bir şey mi var ?”
Annemin bakışları daha da kararmıştı.
“Öyle görünüyor ki baban kanser.” dedi sessizce, yerdeki paspasa bakarken.
“Sağlık durumu uzun zamandır kötüye gidiyordu ama o bundan hiç bahsetmedi ve hep dayandı değil mi ? Muayene sırasında kanser olduğu ortaya çıktı. Öyle görünüyor ki sürekli acı çekmesinin sebebi buydu. Hatta doktor dedi ki ‘Hastalık bu evreye gelene kadar nasıl fark etmediniz ?’ Seni bu yüzden buraya çağırdık.”
Annemin bu ani itirafı karşısında bir anlığına düşünemez hale gelmiş ve endişelenmiştim. Sonra dedi ki;
“Şimdilik bu şekilde tedavi edilebilir ama biliyordun eğer hastaneden ayrılırsa haftada birkaç kez daha gitmek zorunda kalacak. Eğer böyle olursa, işe onun yerine devam edebilir misin ? Onu en çok üzen bu ve… Onu sahiplenebilir misin ?”
Annemin tamamıyla beklenmedik bu sözleri beni sessizliğe gömmüştü.
Annem yavaşça ayağa kalktı ve fotoğrafı elleri arasına aldı.
“Baban bana, sana bunu hayatta açıklayamayacağını söylemişti. Bende bir süre sakladım ama… Babanın bacağının bu hali, seni korumak istemesindendi…” Bunları belli belirsiz söylemişti.
“Ne demek istiyorsun ?” dedim sinirle karışık bir sesle.
“Muhtemelen hatırlamıyorsun çünkü küçüktün. Bir gün sen evin önünde oynarken ve topun arkasından koştururken yolun diğer tarafına atladın. Bir araba senin üzerine doğru geliyordu ve… Baban senin yerine geçti.”
Bunları dinlerken o ana ait anılar belli belirsiz canlandı kafamda. Ben çok küçükken olmuş olan o olay bana ağır gelmişti. Ve hafızamın derinliklerinde kazaya ait olan her şeyi saklıyormuşum. Bu doğru… Gerçekten babam beni kurtarmıştı.
Bunu fark ettiğimde gözlerim boşluğa dalmış ve gözyaşlarım akmaya başlamıştı.
“ ’3 Bacak’ yarışmasında seninle koşamayacak olmasından dolayı babana kızmandı kalbimi kıran… Ama bu baban için daha çok acı vericiydi olmuştu. Seninle birlikte koşmayı gerçekten çok istiyordu… Bacağı seninkine göre çok gergindi ama koşmak istemişti.”
Bunları söyledikten sonra yüzünü elleriyle kapatıp merdivenlerden aşağı indi.
Bir süre resme bakıp durdum, fakat annemin özel ‘Uskumrulu Miso Çorbası’nın kokusu burnuma gelince merdivenlerden aşağı mutfağa inip ona dedim ki;
“Dükkanı devralacağım…”
Bana dönmeden sadece “Peki.” dedi.
Yarın babamı görmeye gidecek ve ona şunu diyeceğim;
“Baba, bundan sonra seninle gerçekten 3 bacaklı olacağız.”
Annem düşüncesizce, sebzeleri sesli sesli keserken böyle hissediyordum.
SON

2011/09/06

Sacra Hikayeleri -1-

~SACRA HİKÂYELERİ~

YAZAR: Isshi (Kagrra,)
ÇEVİRİ: Juu & Shuu

1. Hikaye: Shiro

Zamanında biri demişti ki;
“Gerçekten önemli olan bir şeyi fark etmezsen, kaybedersin…”
Evimin bahçesindeki kiraz ağacının gövdesi kesilmeye başlarken yürekten fısıldadım.
“Elbette bu doğru…”
Shiro öleli neredeyse 1 yıl olmuştu. Shiro, ben yaklaşık 10 yaşındayken aldığım köpekti. Her zaman babama eşlik ettiğim berberde doğmuştu.
“Onu alacak kimse yok. Sen alabilir misin ?” demişti berber. Onun babama söylediklerine kulak misafiri olmuştum ve berberin sıkıntısının babamı üzdüğünü anlamıştım.
Başta, babam isteğimi dinlemeyi sert bir şekilde reddetti. Tarou, köpeği almamızdan 2 ay önce ölmüştü. Ölümünün nedeni Filaria parazitiydi. Boğazından hiçbir şey geçmiyordu ve yürüyüşe çıkardığımda boğazından hırıltılar geliyordu. Koşamıyordu ve zorlukla yürüyebiliyordu. Bir sabah annem köpeği beslemek için bahçeye çıktığında, Tarou çoktan hastalığa yenik düşmüştü. Babam ve ben onu yavaşça battaniyeye sarıp dağın yakınlarında bir yere gömmeye gittik. Tarou’nun yaşarkenki vücut ısısı şimdi tamamen yok olmuştu. Sonra Tarou’yu gömdük. Babam sigarasını yaktı ve daha sonra mezartaşı olan kayaya bastırarak söndürdü. Pek konuşmamıştı ama bence aramızda en kederlimiz oydu. Küçük bir çocuk olmama ve babamın hisleri silinmiş olmasına rağmen, beni hala üzüyordu.
Babamın yeni bir köpeğe karşı olmasının sebebi buydu. Annemde buna karşıydı. Tekrar ve tekrar diyordu ki;
“Yine kötü tecrübelerin olsun istemiyorsun değil mi ? Ben bunu istemiyorum. Bunları tekrar yaşamak istiyor musun ?”
Ağlamaya başladım. Sonunda annem ve babam izin verdiler. Ertesi gün berbere yeniden gittim ve Shiro’yla geri döndüm. Kremrengi tüylerinden dolayı cins bir köpek gibi görünüyordu. Daha 3 aylık bir yavruydu ve evde etrafındaki her şeyi dağıtıyordu. Ailem içim tam bir baş belasıydı. Daha önce hiç şikayet etmemiş olan annem ve babam ben Shiro’nun yemeğini hazırlarken, onun sahibi olduğum için ona iyi bakmam gerektiğini söylediler.
Günlük işlerimin hepsi Shiro’nun yürüyüşü, Shiro’nun evin etrafına dağıttıklarını toplamak, Shiro’nun yemeği, Shiro’nun tuvaleti kısacası tamamiyle Shiro ile ilgiliydi. Günü geldiğinde Shiro büyümüş, gelişmiş olacak ve harika şeyler hatırlıyor olacaktı.
Shiro gerçekten çok zeki bir köpekti fakat eskisi gibi oynamıyordu artık. Ne zaman yürüyüşe çıksak, uysallıkla bana arkasını dönüyordu ve ben tasmasını takana kadar öylece bekliyordu. Shiro’nun hoşlanmadığı komşu köpekleri havladıklarında karşılık vermiyordu ve ilgisizce bakıp yanımda yürümeye devam ediyordu.
Bir köpeğin gelişimi gerçekten çok hızlıdır ve o bize geleli neredeyse 1 yıl olmuştu. Gerçekten çok büyümüştü. Artık ona içeride bakamaz hale gelmiştik. Babam bahçeye bir köpek kulübesi yaptı ve ona burada bakabileceğimizi söyledi. Ama yine ağlamaya başladım.
Şimdi düşünüyorum da, kulübe girişin sağ tarafına kurulduğunda nedensiz yere üzülmüşüm. Ve o zaman yüreğimin ağladığını hissedebiliyordum.
“O zaman bende dışarıda, Shiro’yla birlikte uyurum!” dedim ama bu isteğimi babam azarlayarak reddetti. Sonuç olarak Shiro’ya dışarıda bakmaya başladık.
Shiro’yla bütün gece birlikte olamayışımız gerçeği dışında günlük işlerimizde hiçbir değişiklik olmamıştı. Ama bir akşam yemeğini vermek için bahçeye çıktığımda Shiro’nun kulübesinin boş olduğunu ve tasmasını koparıp kaçtığını farkettim. Shiro gitmişti. Aklımı kaybetmiş gibi hissediyordum ve aileme Shiro’nun kaçtığını söylemenin bir yolunu arıyordum. Ama sonra Shiro’yu bulamadığım zaman, yorgun ve uykusuz düşene kadar ağladım.
Ertesi sabah uyandığım anda Shiro’nun geri dönmüş olduğunu umarak kapıyı açtım ama kopmuş tasma hala kulübenin yanında duruyordu.
Kulübenin boş olduğunu zannediyordum ama göz ucuyla baktığımda, orada dalgalı kremrengi tüyler uykulu uykulu nefes mi alıyordu ?
“Shiro!!” diye bağırdım. Sonra kremrengi tüyler yavaşça ayağa kalktı, kulübeden dışarı çıktı, kürkünü salladı ve hiçbir şey olmamış gibi kulübesine geri döndü.
Shiro’nun kırılan tasmasını tamir etmesini söylemek için babamın yanına koşturdum. Hem rahatlamış hem de kızmıştım ve Shiro’yu azarladım. O ise her zamanki gibi bana arkasını döndü ve hiçbir şey yapmadı.
Sonra bunu yıl içerisinde birçok kez tekrarladı. Ama her seferinde ertesi sabah kulübesine geri döndü. Artık annem, babam ve ben onun için endişelenmiyorduk.
“Komşulardan birinde bir kız arkadaşı olmalı ve onu görmeye gidiyordur.” Dedi annem gülerek. Ama ben bunu garip bir şey olarak görmüyordum.
Lisenin 2. yılındayken, Shiro’nun ‘Gezginci Alışkanlıkları’nda küçük bir değişiklik olmuştu. Sürekli kaybolup ertesi sabah kulübesine geri dönüyordu ama baharda, bahçemizdeki kiraz ağacının çiçekleri açmaya başladığında bir nedenden dolayı ağacın yakınında durup orada uyuyordu. İlk başta şaşırmıştım. Ağaçta sıra dışı bir şey yoktu.
“Belki de havadan dolayı orayı sevmiştir” dedi babam. Ona katıldım. Bunda garip bir şey görememiştim.
Birkaç bahar geçti. Ergenlik çağımı çoktan geçirmiştim. Ve aile içinde de büyük değişiklikler olmuştu. Artık ailemle pek konuşmuyordum. Shiro’yla geçirdiğim vakit giderek azalıyordu. Sanki evdeki her şey mevsimlerle birlikte değişmiş gibiydi.
Yürüyüşlerimiz, Shiro’yu temizleme, besleme işi artık annemin işi olmuştu. Değişmeyen tek şey Shiro’nun ‘Gezginci Alışkanlıkları’ydı. Her zaman olduğu gibi gece ortadan kayboluyor ve sabaha kadar kiraz ağacının yanında uyuyordu.
Bahar zamanı, liseden mezun olup üniversiteye giriş sınavlarında başarısız olmuştum. Ve küçük bir kaza olmuştu. Shiro’nun o çok sevdiği kiraz ağacı kesilmek zorundaydı. Nedeni ise dallarının çok uzun olması ve komşu garajını kapatıyor olmasıydı. Sadece “Öyle mi ? Anladım…” dedim ve özellikle bir şey yapmadım.
Bir gün eve geldiğimde manzara biraz değişikti. Ama sadece o kadar. Annemin söylediğine göre babam ağacı keserken Shiro havlayıp durmuştu.
“O ağacı çok sevmiştin değil mi ? Ne kadar kötü bir şey… Üzgünüm…” diye mırıldanmış annem Shiro’nun başını okşarken.
Ertesi gün babam Shiro’nun kulübesini kiraz ağacının olduğu yere taşıdı. Eminim ki bu fikri babama annem vermişti. Çünkü kiraz ağacının dikili olduğu yer, giriş kapısından çok uzaktaydı. Şimdi Shiro ile aramızdaki mesafe daha da büyümüştü.
Neredeyse 1 senemi bir Rounin gibi geçirdikten sonra, Tokyo’daki üniversite sınavını geçtim. Yıllarca yaşadığım eve, aileme, Shiro’ya ve memleketime bir süre veda etmiştim. Öğrencilik hayatımdan sonra her nasılsa iyi bir iş buldum. Hayatımı dolu dolu yaşıyordum. Memleketime geri döneceğim güne kadar günlerimi eğlenceli geçirmeyi düşünüyordum.
O sırada annemden bir telefon geldi. Konuşmamızın sonunda ağlamaya başlamıştı. Shiro ölmüştü.
Shiro’nun ölüm haberini duymadan önce farkettim ki, onu unutmuştum.
Çok mutsuz hissediyordum. Ama ağlamadım ve anneme haftasonu geleceğimi söyleyip telefonu yavaşça yerine bıraktım.
Ben eve geldiğimde Shiro’yu çoktan kiraz ağacının dikili olduğu yere gömmüşlerdi. Ölümünün sebebi ise çok yaşlanmış olmasıydı.
Mezartaşı olarak dikilen küçük kayanın önünde sigaradan arta kalan bir izmarit duruyordu.
“Bu doğru… 15 yıldan beri bizimle…”
Uzun zamandan sonra ailemle buluşmuştum. Shiro ile ilgili anılarımızdan bahsederken babam gözlüğünü çıkardı ve gözlerini devirip dedi ki;
“Bunun olacağını biliyordum. Biliyorsun, o kiraz ağacı sen doğduğunda dikilmişti. Eminim ki Shiro seni izliyordu. Ağacın o şekilde kesilmesi Shiro’yu çok üzmüştü. Bu gerçekten çok kötü bir şeydi. Bunu nasıl unutabilirim. Shiro seni izliyordu.”
Babam bunu defalarca söylemişti. Nedense annemde bende sessizliğe bürünmüştük.
Ertesi gün Tokyo’daki evime geri döndüğümde her nasılsa eski yaşantıma devam edebilmiştim. Bu yaşantımı bırakmaya niyetim yokken, birden bire sonuyla yüzyüze gelmiştim.
Daha fazla dayanamıyordum. Evime geri dönme kararı aldığımda iş ararmış gibi yapıyor ve günahkar yaşantıma devam ediyordum.
Sonra ki ay rüzgar, baharı haber edercesine eserken beni adeta sıkıyordu. Hiçbir şey yapmak istemiyordum. Bir şeyler yapmalıydım fakat ayaklarım bana karşı geliyordu.
Bir sabah, kendimi tekrar uyumaya zorlarken dışarıda bir köpeğin ağladığını duydum.
Hı ?
Biraz daha dikkatli dinledim. Onu gerçekten duyuyordum. Terliklerimi giydim ve uzun zamandan sonra dışarıya çıktım. Ama hiçbir yerde köpek izine rastlamamıştım.
Birden kendimi kiraz ağacının önünde, Shiro’nun mezarının yanında bulmuştum.
Bu, Shiro öldükten sonra ki ilk ağlayışımdı.
Yüksek sesle ağlamaya başlamıştım.
Kesilmiş ağacın gövdesinde küçük bir çiçeğin açtığını gördüm.
Sakin bir öğleden sonrasıydı ve bahar rüzgarları esiyordu…
SON

Kişisel Not: Tüylerim diken diken oldu... Isshi-san gerçekten çok güzel yazmış...<3